Rumuz (Nick)  
   

Kimse Kimsenin Rızkını Yiyemez

Yahyâ Efendi bir zaman sevdiklerinden birkaçıyla yolculuğa çıkmıştı. Bir yerde durdular. Talebelerinden birini çağırıp;

“Burada bir değirmen var. Oraya gidip tâze yumurta alalım. Yiyelim ve şükredelim.” buyurdu.

Değirmene gittiler. İsmi Hasan Efendi olan değirmenci, güzel huylu biriydi.

Yahyâ Efendi değirmenciye;

“Efendi bize tâze yumurta getir.” buyurdu.

Değirmenci;

“Efendim! Bir tâne bile kalmadı. Yumurta alıcısı geldi, hepsini alıp gitti.” dedi.

Bunun üzerine Yahyâ Efendi;

“Kimse kimsenin nasîbini alamaz. Alayım dese bile, buna yol bulamaz. Var sen kümesi aç. Bize de kalmıştır.” buyurdu.

Kümesi açtığında her taraf yumurta doluydu. O zaman Yahyâ Efendi;

“Bak Hasan Efendi! Allahü teâlâ bizim rızkımızı da yaratmış.” buyurdu ve bir avuç altına bir sepet yumurta alıp yola devâm ettiler.

No ResponsesTemmuz 2nd, 2009

Söz

Bir müslüman. Bir ateşperest. Birlikte çalışıyorlar. Namaz vakti.

Müslüman:

-Namaz kılacağım. Namaz kılarken, bana ilişmiyeceğine dair söz verir misin?

-Veririm.

Namaz….

Bir müddet sonra… Ateşperest. İbadet zamanı…

-Şimdi sıra ben de, ben ibâdet ederken, bana ilişmiyeceğine söz verirmisin.

-Olur sana ilişmem… Rahatça ibâdetini yapabilirsin.

Fakat ateşperest ateşe tapmak üzere secdeye varınca, Müslüman hemen üzerine atılır. Sözünde duramaz.. Tam o esnada şöyle bir ses duyar:

- Söz verdiğin zaman sözünü yerine getir.

Bunun üzerine adama ilişmeden geri çekilir. Sonra ateşperest ibâdetini bitirdiğinde sorar:

-Evvela hücum ettin. Sonra niye vazgeçtin?…

-Allah’dan başkasına secde ettiğin zaman, dayanamadım, üzerine atıldım. Seni öldürmek istiyordum. Fakat tam o anda :

-Söz verdiğin zaman ahdini yerine getir, diyen bir ses, beni o teşebbüsümden alıkoydu.

Bunun üzerine mecûsi:

-Şimdi inandım ki, asıl ve gerçek ilâh senin Rabbindir. Kendi düşmanı için dostunu bile azarlıyor. İşte huzurunda müslüman oluyorum diyerek kelime-i şehâdet getirir.

No ResponsesTemmuz 2nd, 2009

Adalet

İstanbul’un fethinden sonra Hazreti Fatih bütün mahkumları serbest bırakmıştı. Fakat bu mahkumların içinden iki papaz zindandan çıkmak istemediklerini söyleyerek dışarı çıkmadılar. Papazlar Bizans imparatorunun halka yaptığı zülüm ve işkence karşısında ona adalet tavsiye ettikleri için hapse atılmışlardı. Onlar da bir daha hapisten çıkmamaya yemin etmişlerdi.
Durum Hazreti Fatih’e bildirildi. O, asker göndererek, papazları huzuruna davet etti. Papazlar hapisten niçin çıkmak istemediklerini Hazreti Fatih’e de anlattılar. Fatih o dünyaya kahreden iki papaza şöyle hitap etti:

- Sizlere şöyle bir teklifim var: Sizler İslam adaletinin tatbik edildiği memleketimi geziniz, müslüman hakimlerin ve müslüman halkımın davalarını dinleyiniz. Bizde de sizdeki gibi adaletsizlik ve zulüm görürseniz, hemen gelip bana bildiriniz ve sizler de evvelki kararınız gereğince uzlete çekilerek hâlâ küsmekte haklı olduğunu isbat ediniz.

Hazreti Fatih’in bu teklifi papazlar için çok cazip gelmişti. Hemen Padişahtan aldıkları tezkere ile İslam beldelerine seyahate çıktılar. İlk vardıkları yerlerden biri Bursa idi… Bursa’da şöyle bir hadiseyle karşılaştılar:

Bir Müslüman bir yahudiden bir at satın almış, fakat hiçbir kusuru yok diye satılan at hasta imiş. Müslümanın ahırına gelen atın hasta olduğu daha ilk akşamdan anlaşılmış. Müslüman sabırsızlıkla sabahın olmasını beklemiş, sabah olunca da erkenden atını alıp kadının yolunu tutmuş. Fakat olacak ya, o saatte de kadı henüz dairesine gelmemiş olduğundan bir müddet bekledikten sonra adam kadının gelmeyeceğine hükmederek atını alıp ahırına götürmüş. Atını alıp götürmüş ama at da o gece ölmüş.

Hadiseyi daha sonra öğrenen kadı, atı alan müslümanı çağırtıp meseleyi şu şekilde halletmiş:

- Siz ilk geldiğinizde ben makamımda bulunsa idim, sağlam diye satılan atı sahibine iade eder, paranızı alırdım. Fakat ben zamanında makamımda bulunamadığımdan hadisenin bu şekilde gelişmesine madem ki ben sebep oldum, atın ölümünden doğan zararı benim ödemem lazım, deyip atın parasını müslümana vermiş.

Papazlar islam adaletinin bu derece ince olduğunu görünce parmaklarını ısırmışlar ve hiç zorlanmadan bir kimsenin kendi cebinden mal tazmin etmesi karşısında hayret etmişler.

Mahkemeden çıkan papazların yolu İznik’e uğramış. Papazlar orada şöyle bir mahkeme ile karşılaşmışlar:

Bir müslüman diğer bir müslümandan bir tarla satın alarak ekin zamanı tarlayı sürmeye başlar. Kara sabanla tarlayı sürmeye çalışan çiftçinin sabanına biraz sonra ağzına kadar dolu bir küp altın takılmaz mı? Hiç heyecan bile duymayan Müslüman bu altınları küpüyle tarlayı satın aldığı öbür müslümana götürüp teslim etmek ister;

- Kardeşim ben senden tarlanın üstünü satın aldım, altını değil. Eğer sen tarlanın içinde bu kadar altın olduğunu bilseydin herhalde bu fiata bana satmazdın. Al şu altınlarını, der.

Tarlanın ilk sahibi ise daha başka düşünmektedir. O da şöyle söyler:

- Kardeşim yanlış düşünüyorsun. Ben sana tarlayı olduğu gibi, taşı ile toprağı ile beraber sattım. İçini de dışını da bu satışla beraber sana verdiğimden, içinden çıkan altınları almaya hiçbir hakkım yoktur. Bu altınlar senindir dilediğini yap, der. Tarlayı alanla satan anlaşamayınca mesele kadıya, yani mahkemeye intikal eder. Her iki taraf iddialarını kadının huzurunda da tekrarlarlar.

Kadı, her iki şahsada çocukları olup olmadığını sorar. Onlardan birinin kızı birinin de oğlunun olduğunu öğrenir ve oğlanla kızı nikahlayarak altını cehiz olarak verir.

Papazlar daha fazla gezmelerinin lüzumsuz olduğunu anlayıp doğru İstanbul’a Hazreti Fatih’in huzuruna gelirler ve şahit oldukları iki hadiseyi de aynen nakledip şöyle derler:

- Bizler artık inandık ki, bu kadar adalet ve biribirinin hakkına saygı ancak İslam dininde vardır. Böyle bir dinin salikleri başka dinden olanlara bile bir kötülük yapamazlar. Dolayısıyla biz zindana dönme fikrimizden vazgeçtik, sizin idarenizde hiç kimsenin zulme uğramayacağına inanmış bulunuyoruz, derler.

No ResponsesTemmuz 2nd, 2009

Mükellef Kime Denir ?

Mükellef Kime Denir
Erginlik çağına gelen akıllı insanlara mükellef denir.
Mükellef, dinin emirlerini yapmak ve yasaklarından sakınmakla sorumludur. Mükellef sayılmak için insanda iki şartın bulunması gerekir;
1– Akıllı olmak,
2– Erginlik çağına gelmek.
Akıllı olmayan deliler ile erginlik çağına gelmemiş çocuklar mükellef değildirler.
Erginlik (büluğ) çağı, çocukların vücut yapılarına ve iklim şartlarına göre değişir. Erginlik erkek çocuklarında oniki ile onbeş, kız çocuklarında dokuz ile onbeş yaşları arasında olur. Onbeş yaşını bitirdiği halde kendisinde erginlik belirtileri görülmeyen çocuklar erkek olsun, kız olsun erginlik çağına gelmiş sayılır ve dinin emir ve yasaklarına uymakla sorumlu olurlar.

Mükellefle İlgili Hükümler
Mükellefle ilgili hükümler sekizdir. Bunlara “Ef’al-i Mükellefin” denir:
1) Farz:
Dinimizce, yapılması kesinlikle emredilen şeye farz denir. Namaz kılmak, oruç tutmak ve zekât vermek gibi.
Farzın Hükmü: Farz olan görevleri yapan, karşılığında sevab kazanır. Özürsüz olarak yapmayan azabı hak etmiş olur. Farzı inkâr eden dinden çıkar.
Farz İki Çeşittir:
a) Farz-ı Ayın: Her mükellefin yapması gereken farz demektir. Beş vakit namaz kılmak gibi.
b) Farz-ı Kifaye: Bazı mükelleflerin yapması ile diğerlerinin yapması gerekmeyen farz demektir. Cenaze namazı kılmak gibi. Bazı müslümanlar bir ölünün cenaze namazını kılarsa farz olan görev yerine getirildiğinden, diğer müslümanların ayrıca o ölü için cenaze namazı kılmaları gerekmez.

2) Vacib:
Farz kadar kesin olmamakla beraber kuvvetli bir delil ile yapılması emredilen şeye vacib denir. Bayram namazı kılmak, fıtır sadakası vermek ve kurban kesmek gibi.
Vacibin Hükmü: Vacipleri yapan sevab kazanır. Özürsüz olarak yapmayana azap gerekir.

3) Sünnet:
Farz ve vacipten başka Peygamberimizin ibadet niyetiyle yaptığı şeye sünnet denir.
Sünnet İkiye Ayrılır:
a) Sünnet-i Müekkede: Peygamberimizin çoğu zaman yaptığı, pek az terkettiği sünnete Sünnet-i Müekkede denir. Sabah, öğle ve akşam namazlarının sünnetleri gibi.
b) Sünnet-i Gayri Müekkede: Peygamberimizin ara sıra yaptığı sünnete Sünnet-i Gayri Müekkede denir. İkindi namazının sünneti ile yatsının ilk sünneti gibi.
Sünnetin Hükmü: Sünnetleri yapan sevab kazanır. Peygamberimizin şefaatine nâil olur. Sünneti bile bile terk edenler azarlanır.

4) Müstehab:
Peygamberimizin bazen yapıp, bazen de yapmadığı şeye Müstehab denir. Kuşluk namazı kılmak gibi.
Müstehabın Hükmü: Müstehab olan şeyleri yapan sevab kazanır, yapmayan azarlanmaz.

5) Mübah:
Mükellefin yapıp yapmamakta serbest olduğu şeylere mübah denir. Oturmak, yürümek ve uyumak gibi.
Mübah’ın Hükmü: Mübah’ı yapan sevap kazanmaz, yapmayan da günah işlemiş olmaz.

6) Haram:
Dinimizce yapılması kesin olarak yasaklanan şeye Haram denir. Haksız yere adam öldürmek, hırsızlık yapmak, içki içmek, kumar oynamak, domuz eti yemek, anne ve babaya karşı gelmek gibi.
Haramın Hükmü: Haramı işleyen kimse ceza ve azabı hak etmiş olur. Allah korkusundan dolayı haramdan kaçınan sevab kazanır. Haramı inkâr eden dinden çıkar.

7) Mekruh:
Haram kadar kesin olmamakla beraber, dinimizce yapılmaması istenen şeye mekruh denir.
Mekruh İkiye Ayrılır:
a) Kerahet-i Tahrimiyye=Harama Yakın Mekruh: Vacipleri yerine getirmemek gibi.
Hükmü: Böyle bir mekruhu işlemekten sakınan sevab kazanır. Yapan günah işlemiş olur.
b) Kerahet-i Tenzihiyye=Helâla Yakın Mekruh: Sünnet ve müstehapları yapmamak gibi.
Hükmü: Bu gibi mekruhlardan sakınanlar sevab kazanır, işleyenlere ceza gerekmez.

Müfsid:
Başlanmış olan bir ibadeti bozan şeylere denir. Namaz kılarken konuşmak, oruçlu iken bilerek yiyip içmek gibi. Konuşmak namazı,yiyip içmek de orucu bozar.
Hükmü: Özürsüz olarak ve bile bile ibadeti bozmak azabı gerektirir.

No ResponsesTemmuz 2nd, 2009

Abdestin Sünnetleri

1-Niyetle Başlamak

Niyet, bir şeyi yapmayı kalbinden geçirmektir. Kalpden niyet etmeden, yalnız dil ile niyeti söylemek yeterli değildir. Abdest için niyet müstehap bir sünnettir. Ancak Şâfiî mezhebine göre niyet, başlı başına bir ibâdet olduğundan abdeste niyet de farzdır. Bu sebeple niyetsiz abdest olamaz.

2-Abdeste Besmele ile Başlamak

Abdeste başlarken Allah’u Teâlâ’nın ismiyle yani besmele ile başlamak sünnettir. Rasûlullah (s.a.s.): “Allah’u Teâlâ’nın ismini zikretmeyen kimsenin abdesti yoktur.” (Ebû Davud, Tahâre, 48; Tirmizî, Tahâre, 20; Ibn Mâce, Tahâre, 41) buyurarak besmelenin faziletini belirtmiş olmaktadır. Besmeleyi abdeste başlarken okumak esastır. Çıplak bir hâlde iken veya tuvalette besmele okunmaz. Bir kimse abdestin başında “Lâilâhe illallah” veya “Elhamdülillah” dese besmele yerine geçer (Fetevâyı Hinddyye, 1,7).

3-Önce Bileklere Kadar Elleri Yıkamak

Rasûl-i Ekrem (s.a.s.): “Sizden birisi uykusundan uyandığı zaman, kat’iyyen elini yıkamadıkça su kabına daldırmasın. Çünkü o, eli nerede gecelemiştir bilemez” (Buhârî, Vudû’, 26; Müslim, Tahâre, 87-88; Ebu Davud, Tahare, 49) buyurmuştur. Ayrıca insanın eli, temizleme hususunda bir araçtır. Dolayısıyla ilkin onu temizlemeye başlamak sünnettir. Bilindiği üzere, elleri, dirseklere kadar yıkamak (dirsekler dahil) farzdır. Fakat önce bileklere kadar yıkamak tertip olarak sünnettir.

4-Misvak Kullanmak

Rasûlullah (s.a.s.): “Eğer ümmetime zorluk vereceğinden çekinmeseydim, her namazdan önce onlara misvak kullanmayı mutlaka emrederdim.” (Müslim, Tahâre, 15; Ahmed Ibn Hanbel, II, 250, 400) buyurmaktadır. Dişleri parmakla yıkamak misvağın yerini tutmaz. Ancak misvak bulunmazsa sağ elin bir parmağı ile dişleri temizlemek misvak yerine geçerli olabilir.

5-Ağzı Yıkamak

Abdest alırken Rasûlullah (s.a.s.)’in ağzını üç defa yıkadığı (mazmaza yaptığı) bize ulaşan bilgiler arasındadır. Bunun sınırı, suyun ağzın tamamını kaplamasıdır. Ayrıca her seferinde suyu yenilemek de sünnettir.

6-Burnu Yıkamak

Yine Hz. Peygamber (s.a.s.)’in abdest alırken burnuna da üç defa su çektiği bilinmektedir. Burna su çekerek sol eli ile suyu dışarıya verip yeniden su çekerek burnu sol el ile temizlemek sünnettir.

7-Kulakların Meshedilmesi

Baş meshedilirken kulakların da aynı şekilde sayılarak meshedilmesi sünnettir. Ayrı bir su ile meshedilmesini sünnet olarak kabul edenler de vardır.

8-Yıkanması Gereken Uzuvları Üçer Defa Yıkamak

Yıkanması farz olan yüz, eller ve ayaklar gibi organlarımızı üçer kere yıkamak sünnettir. Bu organlarımızdan her birini yıkamaya başlayınca ilk yıkama farzdır. En sağlam ve geçerli görüşe göre ikinci yıkama ise sünnettir. Abdest alırken, yıkanmakta olan organa su ulaşır ve ondan damla damla dökülüp akarsa, yıkamanın tamam olduğu tam anlamıyla anlaşılır.

9-Parmakların Arasını Yıkamak

“Parmaklarınızın arasını hilâlleyiniz ki onların arasına Cehennem ateşi girmesin ve onları hilâllemesin” (Ebu Davud, Tahâre 56, 59; Tirmizî, Tahâre, 30; Savm 68; Nesâî, Tahâre 91) buyuran Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu buyruklarıyla belirtilen işi yapmak sünnet olmaktadır. Bu aynı zamanda, farz olan yıkamanın da kâmil anlamda gerçekleşmesini sağlar.

10-Sakalı Ovmak

Abdest alırken sakalı bulunanların sakallarını, parmaklarını sakalın içine sokarak alt taraftan üst tarafa doğru hareket ettirmesi hilâllemek olarak tanımlanmaktadır. Rasûlullah (s.a.s.): “Müşriklere muhâlefet edin, bıyıkları kısaltın, sakalı uzatın.” (Müslim, Tahâre, 56; Ebû Davud, Tahâre, 29; Tirmîzî, Edeb, 14; Nesâi, Zinet, 1, 56) buyurarak mü’minler için sakalın gerekçe ve önemini belirtmiş olmaktadır. Dolayısıyla mü’minler sakallarını sünnete göre uzatmak ve sakal bırakmak konusunda duyarlı olmak zorundadırlar.

11-Abdest Almaya Sağ Taraftan Başlamak

“Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, her şeye sağldan başlanmasını sever. Hattâ ayakkabılar giyilirken ve çıkarılırken dahi” (Buhârî, Vudû’, 31) buyuran Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu uyarısına göre de abdeste sağldan başlamak sünnettir.

12-Tertibe Uymak

Abdest alırken, Mâide Sûresinde beyan buyurulan sıraya uymak ve bu sıraya göre abdest almak da sünnettir. Yani önce elleri ve akabınde yüzü yıkamak, ardından da başı meshetmek ve en son olarak da ayakları yıkamaktır. Imam Şâfiî (rh.a) bu sıraya uymanın farz olduğu kanaatindedir. Şâfiî’nin bu içtihadı ile âlimler abdestin farzının altı olduğunu tesbit etmişlerdir ki bunlar şöylece sıralanmaktadır: Niyet, ellerin yıkanması, yüzün yıkanması, başa meshedilmesi, ayakların yıkanması ve tertibe uymaktır.

13-Başın Tamamını Bir Defada Meshetmek

Abdest alan bir kimse, iki avucunu ve parmaklarını başının ön kısmından başlayarak arka kısmına kadar, başın tamamını kaplayacak bir şekilde arkaya doğru çekerek mesheder. Bu sünnettir. Başın tamamını devamlı olarak meshetmek ve özürsüz bir şekilde terk etmek günah olur.

Muvalât ise, organları ara vermeden birbiri ardında yıkamak demektir. Öyle ki ılıman bir havada ilk yıkanan organ, abdest tamamlanmadan kurumamalıdır.

No ResponsesTemmuz 2nd, 2009

Abdest ve Abdest Çeşitleri

ABDEST
Abdest, belirli organları usulüne uygun olarak yıkamak ve meshetmek suretiyle yapılan bir temizliktir.
Abdestin Farzları Dörttür:
1) Yüzü yıkamak,
2) Elleri dirseklerle beraber yıkamak.
3) Başı meshetmek.
4) Ayakları topuklarla beraber yıkamak.
Bu farzlardan biri eksik olursa abdest sahih olmaz.

Abdest Nasıl Alınır
Önce kollar dirseklerin yukarısına kadar sıvanır. Mümkünse kıbleye karşı dönülür. “Niyet ettim Allah rızası için abdest almaya” diye niyet edilir ve “Eûzü billâhimineşşeytanirracîm, bismillâhirrahmânirrahim” okunur.
Sonra sırasıyla:
Eller bileklere kadar üç kere yıkanır, parmaklarda yüzük varsa oynatılır ve yüzüğün altının yıkanması sağlanır.
Bundan sonra sağ avuç ile ağıza üç kere ayrı ayrı su alınıp her defasında güzelce çalkalanır. Sonra yine sağ avuca ayrı ayrı su alınarak buruna üç kere su çekilir ve sol el ile sümkürülerek burun temizlenir.
Sonra yüzün her tarafı üç kere yıkanır. Bundan sonra evvela sağ kol üç defa dirseklerle beraber, sonra da sol kol yine üç defa dirseklerle beraber yıkanır.
Bundan sonra eller yeni bir su ile ıslatılır, sağ elin içi ve parmaklar başın üzerine konularak en az dörtte biri meshedilir. Sonra eller ıslatılarak sağ elin şehadet parmağı ile sağ kulağın içi, baş parmağı ile de kulağın dışı; sol elin şehadet parmağı ile sol kulağın içi,baş parmağı ile de kulağın dışı, meshedilir. Ellerin geriye kalan üçer parmağının dışı ile de boynun arkası meshedilir.
Bundan sonra evvelâ sağ ayak, sonra sol ayak topuklarla beraber üçer defa yıkanır. Ayaklar yıkanırken: Sağ ayağın küçük parmağından, sıra ile büyük parmağa doğru, sol ayağın büyük parmağından da sıra ile küçük parmağa doğru yıkamak uygun olur. Ayaklar yıkanırken parmak aralarının iyice temizlenmesine dikkat edilir.
Abdest bitince kıbleye karşı Kelime-i Şehadet okunur. Farzları, sünnetleri ve adâbı yerine getirilerek alınan eksiksiz bir abdest böyle olur. Abdest alınırken okunan dualar vardır. Bunların okunması çok güzeldir. Okunmasa da abdest tamamdır. (38)

Abdesti Bozan Şeyler
Abdestli olan bir kimsede aşağıdaki hallerden biri meydana gelirse abdesti bozulur:
1) Vücudun herhangi bir yerinden kan, irin ve su çıkmak,
2) Ağız dolusu kusmak,
3) Tükürdüğü zaman tükrüğünün yarısı veya daha fazlası kan olmak,
4) Küçük veya büyük tuvalet yapmak, arkadan yel çıkmak,
5) Bayılmak ve sarhoş olmak,
6) Namazda gülmek (namaz dışında gülmek abdesti bozmaz),
7) Uyumak.

Abdestsiz Yapılamayan Şeyler
a) Namaz kılınmaz.
b) Kur’an-ı Kerim’e el sürülmez,
c) Tilâvet secdesi yapılmaz,
d) Kâbe tavaf edilmez. (Kabeyi tavaf için abdestli olmak vaciptir)

GUSÜL (BOY ABDESTİ)
Kuru hiç bir yer bırakmamak üzere bedenin her tarafını yıkamaya gusül denir.
Gusül yapmayı gerektiren haller:
1) Cünüplük Hali:
a) Erginlik çağında olan kadın ve erkeğin cinsi ilişkide bulunması
b) Uykuda veya uyanıkkken kadın veya erkeğin belirli organlarından bilinen sıvının gelmesi.
2) Her ay belirli zamanlarda kadınlarda görülen âdet hâlinin bitmesi,
3) Doğum yapan kadınlarda lohusalık hâlinin sona ermesi.
Bu durumda olanların gusül yapmaları farzdır.

Gusülsüz Yapılamayan İşler
Gusül yapması farz olan kimse yıkanmadıkça şunları yapamaz:
1) Namaz kılamaz.
2) Kur’an okuyamaz.
3) Kur’an’a el süremez.
4) Kâbeyi tavaf edemez.
5) Bir zorunluluk olmadıkça câmiye giremez.
Ayrıca kadınlar, âdet gördükleri günlerde ve lohusalık hallerinde oruç tutamazlar.
Gusül yapmayı gerektiren haller bulunmadığı zaman bile cuma ve bayram namazları için gusletmek (yıkanmak) sünnettir.

Guslün Farzları
Guslün Farzları Üçtür:
1) Ağıza su alıp boğaza kadar çalkalamak,
2) Buruna su çekip yıkamak,
3) Bütün vücudu (iğne ucu kadar kuru yer bırakmıyarak) yıkamak.

Gusül Nasıl Yapılır
Gusül yapacak olan bir kimse önce besmele okur ve yıkanmaya niyet eder. Ellerini bileklere kadar yıkadıktan sonra edep yerlerini yıkayıp temizler.
Bundan sonra sağ avucu ile ağzına üç kere su alır ve her defasında boğazına kadar ağzının içini iyice çalkalar. Oruçlu ise boğazına su kaçmamasına dikkat eder, sonra sağ avucu ile burnuna üç kere su çekip her defasında sol eli ile sümkürür ve burnunu temizler.
Bundan sonra yukarıda anlattığımız gibi abdesti tamamlar. Abdest bitince evvelâ üç defa başına, daha sonra üç defa sağ omuzuna, üç defa da sol omuzuna su dökerek yıkanır. Suyu her döküşte ellerinin erebildiği yere kadar vücudunu oğuşturur. İğne ucu kadar kuru yer bırakmamak üzere vücudun her tarafını üç defa iyice yıkar.
Yıkanırken:
Göbek boşluğu, kulakların iç kıvrımları, küpe delikleri, diş araları, bıyık, saç ve sakal ile bunların diplerinin ıslanmasına özellikle dikkat edilir. Gusülde dua okunmaz, üzerinde bir örtü yoksa kıbleye dönülmez ve gereksiz yere konuşulmaz. İşte farzlarına ve sünnetlerine riayet edilerek yapılan gusül budur.
Gusül yapması gereken bir kimse, ağzına ve burnuna su alıp iyice çalkaladıktan sonra akar bir suya, denize veya büyük bir havuza girerek vücudunun her tarafını ıslatırsa gusül yapmış olur.

TEYEMMÜM
Teyemmüm Nedir
Niyet ederek, temiz toprak veya toprak cinsinden bir şeye, ellerini vurup yüzünü ve kollarını meshetmeye teyemmün denir. Abdest almak veya gusül yapmak için su bulunmadığı veya su bulunsa bile kullanılması mümkün olmadığı zaman teyemmüm etmek, abdest ve gusül yerine geçer.

Teyemmümün Farzları
Teyemmümün farzları ikidir:
1) Niyet etmek,
2) Elleri temiz bir toprağa veya toprak cinsinden bir şeye iki defa vurup, birinci vuruşta yüzleri, ikincisinde kolları meshetmek.

Teyemmüm Nasıl Yapılır
Kollar dirseklerin yukarısına kadar sıvanır. Ne için teyemmüm edilecekse ona niyet edilir. Parmaklar açık bir halde eller temiz toprağa veya toprak cinsinden bir şeye bir defa vurulur. Eller fazla tozlanmış ise yan yana getirilerek birbirine hafifçe vurulup tozlar silkelenir.
Sonra ellerin içi ile yüzün tamamı bir kere meshedilir.
Eller tekrar toprağa vurularak sol elinin içi ile sağ kol dirseklerle beraber; sağ elin içi ile de sol kol dirseklerle beraber meshedilir.

Teyemmümü Bozan Şeyler
1) Abdesti bozan şeyler teyemmümü de bozar,
Ayrıca;
2) Abdest ve gusül için su bulunur ve bu suyu kullanmak mümkün olursa teyemmüm bozulur,
3) Bir yara veya özürden dolayı vücuduna su dokundurmadığı için teyemmüm etmek zorunda kalan kimsenin özürü ortadan kalkınca teyemmüm bozulur

No ResponsesTemmuz 2nd, 2009

Teyemmüm

Teyemmüm; ellerinin içiyle yeryüzü cinsinden bir şeye vurup yüzünü yıkar gibi bir defa sıvazlamak, tekrar aynı şekilde vurup, sol eliyle sağ kolunu, sağ eliyle de sol kolunu dirseklerle beraber birer defa sıvazlamak ve bunları temizlenme niyyetiyle, yani rastgele değil de, teyemmüm kastıyla yapmaktır.

Teyemmümün farzı ikidir: niyyet ve yüzü ve kolları sıvazlamak üzere, ellerle iki vuruş. Buna kısaca “iki darp bir niyyet” denir.

Teyemmümün sağlam olabilmesi için; suyu kullanmaktan aciz olmak, teyemmüm edecek şeyin temiz olması, teyemmüm edilen organların heryerini sıvazlamak şarttır.

Toprak, kum, kiremit, tuğla; beton ve taş gibi şeylerle, tozları olmasa dahi teyemmüm yapılır.

Cünüp, âdetli, lohusa ve abdestsizin teyemmümleri aynıdır.

Su soğuk olduğu ve ısıtma imkânı bulamadığı için, hasta olmaktan korkuyorsa gusul yerine teyemmüm yapabilir, ama bu durumda abdest yerine teyemmüm yapamaz. Gusul yerine teyemmüm eder ve ibadetler için ayrıca abdest alır.

Su bulunmadığı sürece teyemmüm abdest gibidir, vakit girmeden de alınabilir ve onunla istenildigi kadar namaz kılınabilir.

Teyemmüm yapmak isteyen kimsenin; su bulma ihtimalı varsa, dörtbir yanına doğru bir ok atımı kadar yeri araması, parası varsa normal olan fiyatla suyu satın alması, su alabileceği bir kimsede su varsa istemesi gerekir. Su bulma ihtimalı yoksa aramaz.

Teyemmüm edecek kimsenin, namazı vaktin sonuna kadar geciktirmesi müstehap (hoş) tır. Belki su bulabilir.

Teyemmümü; abdesti bozan şeyler ve abdeste yetecek kadar suyu kullanma imkânı bulunması bozar. Bu imkân, namazda iken bulunursa o namaz batıl olur ve su ile alınmış abdestle kılınması gerekir. Namaz bittikten sonra bulunursa, tekrar kılması gerekmez.

No ResponsesTemmuz 2nd, 2009

NASIL SALAVAT GETİRİLMELİDİR?

Ka’b İbnu Ucre’den gelen bir rivâyet şöyledir: Resülullah (s.a.) yanımıza gelmişti:

“Ey Allah’ın Resülü, dedik, sana nasıl selâm vereceğimizi öğrendik. Ama, sana nasıl salât okuyacağız?” dedik. Şöyle söyleyin dedi:

“Allahümme salli alâ Muhammed’in ve alâ âli Muhammedin, kemâ salleyte alâ İbrahime, inneke hamîdun mecîd. Allahümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed, kemâ bârekte alâ âli İbrahime, inneke hamîdun mecîd.”

(Allahım! Muhammed’e ve ailesine rahmet kıl, tıpkı İbrahim’e rahmet kıldığın gibi. Sen övülmeye lâyıksın, şerefi yücesin. Muhammed’i ve ailesini mübarek kıl, tıpkı İbrahim’i mübarek kıldığın gibi. Sen övülmeye lâyıksın, şerefi yücesin) (Buhârî, da’avât 33: Müslim, salât 66)

“Allahümme salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammed” (Allahım! Muhammed’e ve ailesine rahmet kıl) yahut da “Sallallahü aleyhi ve sellem” diyerek de salavat getirilir.

Konu ile ilgili diğer hadisler :

Ebutaliboğlu Ali -s-den şöyle rivayet olunur: “Hz. Resulullah’tan -sav- “size nasıl salavat gönderelim?” diye sorulduğunda “şöyle söyleyin” buyurdu: “Allahumme salli alâ Muhammed ve Âl-i Muhammed kemâ selleyte alâ İbrahim-e ve Âl-i Muhammed kemâ bârekte alâ İbrâhim-i ve alâ âl-i İbrahim, inneke Hamidun Mecîd”

Yani: Allah’ım! Muhammed’e ve Âl’ine -soyuna- salavat gönderdiğin gibi tıpkı. Şüphesiz Sen pek yüce, övgüye ve hamda layık olansın!”

Ebu Mes’ud-i Ansâri şöyle rivayet eder: Sa’dbin Ubâde’nin meclisinde hz. Resulullah’la -sav- birlikteydik. beşir bin Sa’d(Ebu Numan bin Besir) “Ey Allah’ın Resulü!” dedi, “Allah Teala sana selam ve salât göndermemizi emrediyor, sana nasıl salavat göndereceğimizi öğretir misin bize?” Hazret, uzun bir süre sustu, keşke bu soruyu sormasadık diye düşünürken hazret başınıkaldırıp “Allahumme salli alâ Muhammed ve alâ al-i Muhammed kema selleyte alâ İbrâhim, ve bârik alâ Muhammed ve alâ âl-i Muhammed kema bârekte alâ İbrahim fi’l alemin, inneke Hamidun Mecîd!” İşte bunu söyleyin, daha önce de size böyle öğretmiştim”

Ebu Said Hıdrî şöyle rivayet eder: “Hz. Resulullah -sav- “size” selam olsun ya Resulullah!” dememiz gerektiğini biliyoruz, ama size salavat göndermenin nasıl olacağınıbilmiyoruz” dediğimizde o hazret “şöyle deyin” buyurdu: “Allahumme salli alâ Muhammed ve âl-i Muhammed kema berekte alâ ibrahim”

İbni Abbas’tan şöyle rivayet olunur: “(…) Ey Allah Resulü! Sana selam vermeyi öğrendik, salavatı nasıl göndereceğimizi de öğret bize” diye sorduk, hazret şöyle salavat getirmemizi buyurdular: “Allahumme salli alâ Muhammedin ve âl-i Muhammed kema selleyte alâ İbrahim ve âl-i Muhammed kema barekte alâ İbrahim ve âl-i İbrahim, inneke Hamidun Mecîd”

Zeyd bin Harise hz. Resulullah’ın -sav- şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Bana salavat gönderin ve elinizden geldiğince dua ederek şöyle deyin: “Allahumme! Salli alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed! Ve bârek alâ Muhammed ve âl-i Muhammed kema bârekte alâ İbrahim ve alâ âl-i İbrahim, inneke Hamidun Mecid.

Ebu Talha’dan şöyle rivayet olunur: Allah Resulü’nden -sav- “Ya Resulullah, size nasıl salavat gönderilmeli?” diye sordum, hazret şöyle söylememizi buyurdu: “Allahumme salli alâ Muhammed ve âl-i Muhammed, kema selleyte alâ İbrahim ve âl-i İbrahim, inneke Hamidun Mecîd!” Ve bârek alâ Muhammedin ve âl-i Muhammed kemâ bârekte alâ İbralim ve âl-i İbrahim, inneke Hamidun Mecid”Bir başka rivayette de şöyle geçer: Adamın biri hz. Resulullah’tan -sav- kendisine nasıl salavat gönderileceğini sordu, hazret “şöyle söyleyin” buyurdular: “Allahumme salli alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed, kema selleyte alâ İbrahim inneke Hamidun Mecid. Ve bârik alâ Muhammed ve alâ âl-i Muhammed kema bârekte alâ İbrahim, inneke Hamidun Mecid”

Talha’dan şöyle rivayet olunur: Hz. Resulullah’a -sav- “size nasıl selamvereceğimizi öğrendik, size nasıl salavat getireceğimizi de bize öğretin” dedik, hazret “şöyle deyin” buyurdular: “Allahumme salli alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed, ve bârek alâ Muhammed ve âl-i Muhammed, kema selleyte ve bârekte alâ İbrahim ve alâ âl-i İbarahim, inneke Hamidun Mecîd!”

Kâ’b bin Acze şöyle rivayet eder: Allah Resulü’nün -sav- yanındaydık, bir adamiçeri girerek “ya Resulullah, sana selam vermeyi 16 – Sün. Nesai, kitab: Sehv, bab: “Peygambere -sav- nasıl salatte -salavatte- bulunulur?” öğrendik, salavatı nasıl göndereceğiz?” diye sordu, hazret “şöyle söyleyin” buyurdular: “Allahumme salli alâ Muhammed ve alâ â-i Muhammed! Kema selleyte alâ İbrahim ve alâ âl-i İbrahim, inneke Hamidun Mecid. Allahumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed, kemâ bârekte alâ İbrahim ve alâ âl-i İbrahim, inneke Hamidun Mecid!”

Büreyde-i Hazâî, hz. Resulullah’ın -sav- şöyle söylenmesini buyurduğunu rivayet eder.Allahummec’el salavatuke verahmetike ve berekatuk alâ Muhammedin ve alâ âl-i muhammed kemâ celltuhâ alâ İbrahim inneke Hamidun Mecîd”

No ResponsesTemmuz 2nd, 2009

Kur’an-ı Kerim’in luğat ve ıstılah manası nedir?

Kur’an, lafzı üzerinde değişik görüşler ileri sürülmüştür. En tercih edilen görüşe göre: okumak manasına gelen KA-RA-E fiilinden türemiştir. Daha sonra Allah’tan vahyolunan kitaba özel isim olmuştur. O’nun ayetlerinin yazılı olduğu Mushaf’ın tümüne Kur’an denildiği gibi, bir kısmına da Kur’an denilmiştir. Çünkü bazı ayetler, Kur’an tamamlanmadan gelmiş olmasına rağmen, Kur’an-ı Kerim’de o ayetlerden “Kur’an” diye bahsedilmiştir. Mesela; Kur’an-ı Kerim’deki “ De ki: Cinlerden bir topluluğun Kur’an dinleyip şöyle dedikleri bana vahyolundu:”Biz harikulade güzel bir Kur’an dinledik.” Ayeti Kur’an tamamlanmadan gelmiş olmasına rağmen, O’nda vahyin bir parçasından “Kur’an” diye bahsedildiği görülmektedir.

Kur’an-ı Kerim’in ıstılah manasına gelince; O’nun çeşitli zamanlarda birçok alim tarafından farklı tanımları yapılmıştır. Biz O’nun klasik tanımlarından bir tanesini verelim. Bu tanıma göre Kur’an-ı Kerim; “Hz Muhammed’e indirilen, tevatürle nakledilen, okunmasıyla ibadet olunan, mushaflarda yazılan ve Fatiha suresi ile başlayıp Nas suresi ile son bulan muciz bir Allah kelamıdır.” şeklinde tarif edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’in yukarıda vermiş olduğumuz bu klasik tarifinden, O’nun 6 temel özelliği çıkarılabilir. O’nun bu klasik tanımından çıkarılan 6 temel özelliği şunlardır.

1. Hz Muhammed’e indirilmiştir.

2. Tevatür olarak nakledilmiştir.

3. Okunması ibadettir.

4. Mushaflarda yazılıdır.

5. Fatiha ile başlayıp Nas suresinde son bulmuştur.

6. İnsanlar benzerini getirmekten acizdirler.

Geçmişten günümüze kadar bir çok İslam alimi, Kur’an-ı Kerim üzerinde çalışmış ve O’nu bize tanıtmaya gayret etmiştir. Asrımızın büyük alimlerinden biri olan Mevdudi’de bu alimlerden bir tanesidir. O, Kur’an-ı Kerim hakkında ”Yeryüzündeki kendi türünde tek kitaptır. İçerisinde inanç esasları, ahlaki ilkeler, şer’i hükümler, kıssalar, davetler, nasihatler, teşvikler, ibretler, uyarılar, emir ve yasaklar, müjdeler, Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren ayetler öylesine iç içedir ki onları birbirinden soyutlayamazsınız. Diyerek Kur’an’ı bize tanıtmıştır. Yine asrımızın alimlerinden olan Muhammed Esed; Kur’an’dan, bu dünyada iyi bir hayat yaşamak ve öteki dünyada mutlu olmak için nasıl davranmalıyım? sorusuna en net ve kapsamlı cevabı veren kitap olarak bahsetmiş ve bu sorulara hiçbir kitabın O’nun kadar net ve kapsamlı cevap veremediğini belirtmiştir.

Ali Umuç

No ResponsesTemmuz 2nd, 2009

Mecaz ne demektir? Kur’an-ı Kerim’de mecaz var mıdır?

Kelimelerin genel manalarda kullanılmasına “Hakikat” denilirken asıl anlamından başka bir manada kullanılmalarına da “Mecaz” denilmektedir. Yani Mecaz denildiğinde; kendi öz manasında kullanılmayıp benzetme yolu ile bir başka manada kullanılan söz anlaşılır. Mesela “Aslanlar geliyor” denildiğinde buradaki aslan mecazen kullanılmıştır. Burada gelenlerin aslanlar değil de insanlar olduğu bellidir. Ancak bir benzetmeden dolayı bu ifade kullanılmıştır. Örneğimizde; gelen insanların aslanlara benzetilmesi onların güçlerinin büyüklüğünü anlatmak içindir.

Kur’an-ı Kerim’de kullanılan kelimelerin büyük bir çoğunluğu hakiki manalarda kullanılırken, O’nun az sayıdaki ayetleri ise mecazi manalarda kullanılmıştır. İslam alimlerinin büyük bir çoğunluğunun kabul ettiği bu görüşü İbn-i Teymiye gibi bazı İslam alimleri de kabul etmemiştir. Biz, Kur’an’da mecaz’ın olduğunu söyleyen alimlerin görüşüne katılıyoruz. Mesela: ”Onların ticareti kazanmadı.” ayetinde kullanılan kazanç ve ticaret kelimeleri mecazdır. Kur’an’da az sayıdaki ayetin mecaz anlamında kullanılması O’nun mesajının sade vatandaş tarafından anlaşılamayacağı manasına gelmez. Çünkü, O’nun mesajını açıklayan ayetlerin tamamına yakını hakikat manasında kullanılmış muhkem ayetlerdir.

Ali Umuç

No ResponsesTemmuz 2nd, 2009